6 Şubat 2010 Cumartesi

Put Your Hands Up In The Air

Ah be Nihat! O eller eskiden attğın her golden sonra formanın arkasındaki ismini gösterirdi. Şimdi kaçırdığın her gol sonrası isyan etmek için yukarı kalkıyor...

5 Şubat 2010 Cuma

VictorY for Levent Kulu


Yıllardır elinde pankartıyla Beşiktaş'ın peşinde koşan Levent Kulu arkadaşımız, son seçimlerde 10. sırada yer alarak Divan Kurulu üyeliğine hak kazanmış oldu. Bu mutluluğu bize yaşatan VictorY Levent'i tebrik ediyor, kendisine bu yolda başarılar diliyoruz.
Her şey Beşiktaş için...

4 Şubat 2010 Perşembe

N'apıyoruz, N'apıyoruz...?!

Erdem midir yoksa kabullenmek midir? Bağırdık bir şeyleri değiştiremedik, susarak tepkimizi mi koyalım ya da 'böyle devam edilecekse ben oynamıyorum' mantığıyla yarın on beşinci dakikada tribünleri terk etmekten söz ediliyor şimdi. Ben hala kararsızım. Tepki vermek, vermemek arasında değil bu kararsızlığım. Tepkinin anlaşılırlığı, kendimce doğruluğu ve katılım oranıyla alakalı. Vakti zamanında 15 dakika suskunluğa zor tahammül edip sonrasında üçlüyle eski haline bürünen bir tribünden bahsediyoruz. Zaman zaman farklı şeyleri protesto etmek için kısa süreli sessiz kalınmalar, tribünün ortasını veya üst katını boşaltma, koridora çıkıp bekleme gibi varyasyonlar denendi. Bu sefer ki çok farklı olmalı. Farklılığından ziyade hemen hemen herkes yapmalı. Gelgelelim tüm sandıklardan önde çıkan bir başkanın içimizde ne kadar destekleyeni var, ona rağmen o tribünde kalıp da maçı seyretmek isteyen, takıma bağırmak isteyen, 'paramı verdim neden çıkayım?' zihniyetinde olan kaç kişi var bilemiyorum. Bir kısım kalır bir kısım çıkarsa ve çıkan kısımın sayısı azımsanacak ölçüde kalırsa hiç bir etkisi kalmaz bu protestonun.

Keşke şöyle yapılabilse; herkes maça gelse. Takımına sahip çıkmak sessizliğin sesine ortak olmak için. Yerine geçip otursa ama otursa. Elinde çekirdek çitleterek maçını izlese. Diyeceksiniz ki o zaman takımı olumsuz yönde etkiler, etkilesin. Takıma değil sadece yinetime bağırılan maçlardan daha az olumsuz etkisi olur inanın. Alkışlanır güzel pozisyonlar. Tutablirsek kendimizi gol attığımızda da coşku yaşamayız, alkışlarız sadece. İlla ki gitmek gerekmez. Gitmek, terk etmektir. O varken ben yokum diye tribünü bırakanlara sözüm olamaz. Saygı duyarım ama ben o tribündeysem ve olacaksam. Gidip gelmek de olmaz.

Keşke şöyle yapılsa; 'anlayana davul zurna' hesabı "lay lara lay lay..." cinsinden alakasız bestelerle vur patlasın çal oynasın şeklinde şarkılar söylense. Parmaklar şıklatılarak oynansa tribünde. Delirtti ya bizi bu adam. Delirsek hepten. Tribünde bir eski açığa bir yeni açığa koşsak... 'Çıldırın, çıldırın' melodisiyle "Yıldırım, Yıldırım" diye kafaları sallasak. Söylediklerimiz anlaşılmıyorsa başka başka şeyler söylesek.

Ya da en ütopik olanı, o tribüne girip de Pazar akşamına kadar çıkmasak. Maç bitiminde ışıklar sönse, hiç kimse kalkmasa yerinden. Kolkola girip otursak. GreenPeace'in zincirlenmiş üyeleri gibi kenetlensek birbirimize. Çıkaramasalar bizi. Kazımak zorunda kalsalar. Çıkmadığımızı duyan dışarıdaki Beşiktaşlılar gelse stada. Stadın etrafında toplansa. Duyan gelse, Duyan gelse. Gece yarısı ertesi sabaha kadar on binler aksa İnönü'ye, Beşiktaş'a.... Pazar akşamına kadar stadın etrafına Beşiktaşlıyım diyen herkes çevre illerden gelse. Dolsak taşsak...

Şişli'de yürürken "Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana" diye bağırılması geliyor aklıma sonra. Bizim kaç kişi olduğumuzu sayan olmadı ama sandıktan çıkan sayım sonucu boşa yırtılan gırtlaklara yumruk gibi çöktü. Nasıl olacak bilmiyorum...?

3 Şubat 2010 Çarşamba

Cefakar Taraftar -2-


Sene 1982, 15 senedir şampiyonluk görmemiş Beşiktaş'lılar ve buna rağmen devamlı artan seyircisi, taraftarı... Bunu anlayabilmek gerekiyor, Beşiktaşlılık bunu anlayabilmekden geçiyor. Beşiktaşlılar başarı için Beşiktaşlı olmadılar, olmuyorlar. Araştırma uzmanları "bu bir patlamadır" teşhisi koyarken, Beşiktaşlıların sayısının artışını; özkaynak, mütevazilik, saygınlık gibi hassas bir okadar da ciddi hususlardan kaynaklandığını belirtmişlerdi.
Bir de son yıllara bakalım.Hatta günümüze, bugüne, son şampiyon takımın taraftarındaki yılgınlık, isteksizlik, ümitsizlik ve stadyumlardan kısacası Beşiktaşdan uzaklaşma... Yorum sizin...

2 Şubat 2010 Salı

Rollerball (1975)



Rollerball (1975):

Yıl 2018. Dünyada artık savaş ve suç yok. Dünyayı yöneten sayılı büyük patronların sahip olduğu şirketlerin rollerball takımları arasında oynanan ligde, bu tehlikeli ve barbarca spor, insanların bastırılmış öfkelerini kontrol altında tutmak için tek yol. İnsanlar televizyonların başında heyecanla oyunun başlamasını bekliyorlar. Oyunun adı “Rollerball” (ölüm pateni): Amerikan futbolu, motokros ve buz hokeyinin vahşi bir karışımı.

Energy Corporation Houston takımının veteranı ve bütün dünyanın en iyi oyuncusu Jonathan E. , formunun zirvesinde ve takımıyla şampiyonluğa giderken emekli olarak bırakması istenir. Bunun sebebi patronlar bilhsasa Energy Corp. Houston 'un sahibi bu oyunun şirketlerin kontrolünde olduğunu, bireysel yıldızların olmaması gerektiğini, kendi kontrollerinde olan egomanyanın yıkılabilecek olmasından korkmakdadırlar.
Jonathan E. ise Pascal Nouma'nın asiliği,hırslılığı ile inatla devam eder ve üstüne oynanan oyunlara karşı mücadele verir. Alayına isyan tadında bir konusu olan bu filmde hassas anafikri ile güzel mesajlar içermekdedir.

(10 üzerinden 6 yıldız)

1 Şubat 2010 Pazartesi

Eskiden Bir Vapurumuz Vardı


Eskiden bir vapurumuz vardı rengi siyah beyaz olan. Öyle ahım şahım değildi koltukları, içinde lüks denecek aksesuarlarıda yoktu. Bizim derdimiz lüks olsaydı zaten sarı lacivert veya sarı kırmızı olanlarını tercih ederdik. Bizim sevgimiz siyah beyazın kendine has kokusu, yapısı ve bilhassa mil yaptığı güzargahıydı. Duruşu vardı, mütevaziydi. Bozuldumu biz yolcular ilgilenirdik. İçimizdekiler tamir ederdi, emek verilirdi. Genetiği değiştirilmemiş meyve sebze gibiydi. Diğerleri gibi süslü püslü değildi.Onunlayken ayaklarımız yerden kesilirdi tadı bambaşkaydı o duygunun, yaşanılanların.

Vapurun kaptanı değişti 2000 senesinde.. Eski kaptan yaşlandı diyerek homurdandık, genç kaptan istedik. Ağzı laf yapan geç kaptan bünyeyi bozmaya başlamıştı.. Önce koltukları değiştirdi sonra güzergahı değiştirmeye kalktı.. Meğersem kişisel planları varmış. Bizim vapuru kullanarak kendine yer açtı. 1-2 yolcu kendisine hakaret ediyor bahanesiyle kaçarcasına gitti, nede olsa vizyonu için süresi dolmuştu.


Yerine şimdiki kaptan geldi. İlk başlarda çok seviniyordum. Eski güzergah eski koltuklar..Uzun sürmedi. Bu kaptan kendi bildiğini okumaya başladı, belkide diğer vapurların kaptanlarının sözünü dinliyordu akşam yemeklerinde tavsiyeler alıyordu. Önce dedi ki siz sayın yolcular için koltukların kılıfını değiştiricem değiştirdi ama daha biz ne olduğunu anlamadan onları attı yeni koltuklar aldı , aldı ama aldığı koltuklar eskisenden de beterdi. Devamlı koltukları değiştirdi. Ya rengi tutmadı, ye cinsi, ya şekli amaç zaten anlayan için belliydi. Bizim bilet paralarımızla bu masraflar karşılanamazdı. Reklamlar aldı,sponsorluklar geldi. Vapurun bölümlerine sponsor ismi eklendi. Kaliteli mazot dedi gitti anteplerden kendi tanıdığından mazot aldı. Ama mazot deposundaki deliği tamir ettirmedi. Devamlı vapuru boyattı. cilaladı. Bunun üstünü açalım dedi hiç gereği yokken sonuç mu? Şimdi ne üstü açılıyor güneşli zamanlarda, ne de yağmur yağdığında eskisi gibi içersi kuru kalıyor.. Ben buna turbo motor takarım dedi, bi dünya masraf yapıldı ama yeni motor eskisinden fazla tekliyor. Homurdanmaya başlayan yolculara kendinize gelin bunların hepsini cebimden verdim istemiyorsanız paramı geri verin diyerek tehdit etti. Eskisinden kötü bir vapur var elimizde ve birde kaptana borçlandık. Kısacası artık vapur onun oldu. Güzergah deseniz sarı lacivert-sarı kırmızının aynısı, kendine has ne kokusu nede yapısı kaldı. Halbuki bizim amacımız bu vapur ile bir yere gitmek değildi öyle olsaydı zaten diğer renklilere binerdik. Şimdi onlarla aynı güzergahdayız fakat onlar gibi hızlıda değiliz, vapurumuz onlarınden çok çok geride.


Kaptanın değişme ihtimali vardı. Ama gördük ki yolcular memnun. Şuanda sadece rengi ve adı aynı belli mi olur yakında ona da ekleme yaparlarsa kimse şaşırmasın..

Neyleyim..?

Neyleyim müzedeki iki kupayı, sen bu hallere düşünce.
Gün geçtikçe olduk beter. Yeter Demirören yeter...