31 Aralık 2012 Pazartesi

İlle De Siyah-Beyaz


Tüm kartal yüreklilere iyi seneler. Ne demiştik; "Senin için güneşi, dünyayı, ayı esir alırım ben!"

21 Aralık 2012 Cuma

West Ham United İzlenimleri...

Millwall'u izledik, West Ham'ı izlemezsek olmaz dedik ve bu hafta da Upton Park'ın yolunu tuttuk.


Günlerden 31 Mart 2012, maç ligde 2.lik ve Premier lige direkt çıkma açısından hayati önem taşıyordu. Sonuç olarak da deplasmanda Reading 4-2 kazandı ve büyük ihtimalle Premier lige direk çıkacaklar.

Maç öncesi stad çevresini dolaştığımızda daha önce giden arkadaşların dediği gibi İngiltere değil de başka bir ülkede gibiydik. Yine maç günü olduğu için etrafta İngilizler vardı ama gördüğümüz tüm beyazların sadece West Ham maçı için geldiğini görüyorduk. Stadyumun hemen ilerisindeki Bobby Moore ve diğer West Ham'lı oyuncuların 1966'daki Dünya Kupasını kaldırırken ki görüntüsünün heykeli güzel bir çalışma olmuş.

Maç öncesinde ayak üstü konuştuğumuz birkaç yaş büyük West Ham taraftarının hepsi de farklı yerlerden maça gelmişler. Bu durumu sorunca artık Londra'dan gelen insan sayısı stadın bir çeyreği bile etmiyordur dediler. Kent, Essex ve Londra'ya yakın diğer yerlerden geliyor tüm taraftarlar.

Zaten stad içinde de tek yabancı göremedik. Yani ilginç bir durum aslında. Elbette oraya gitmeden de bunları biliyorduk ama insan kendi gözleriyle görünce daha çok şaşırıyor. Londra'nın göbeğinde, West Ham'ın doğduğu yerde, West Ham taraftarlarının eskiden en çok olduğu yerde şimdi bırakın West Ham taraftarını hiçbir İngiliz bile göremiyorsunuz. 

Başta Bangladeş olmak üzere Asya'nın birçok ülkesinden gelen göçmenler artık o bölgedeki nüfusu oluşturuyor.

Neyse tekrar maça gelirsek "I'm forever blowing bubbles" eşliğinde takımlar sahaya çıkarken çok güzel bir atmosfer vardı. Tüm stad ayakta şarkıyı hep bir ağızdan söylüyoruz. Sonra şarkı bitiyor hakem düdüğünü çalıyor ve bir anda tüm stadyum  yerine oturuyor, 1 dakika önceki atmosferden eser kalmıyor.

Maç boyunca sadece bir kale arkasının alt katı ayakta durdu birde karşı kale arkasındaki Reading taraftarı ayakta durdu.


Fakat ayakta duranlar da çok fazla bağırmadı açıkçası. Deplasman tribünün konumu ve sesi çok iyi geliyor ama Reading çok da iyi değerlendiremedi. Maçta 10 kere hep bir ağızdan bağırdılar belki de bunda da tüm stadı inlettiler diyebiliriz ama her seferinde sonradan hemen sustular. 

West Ham taraftarı da ara ara canlanıp bağırdılar ama pek etkili oldukları söylenemez. 

Sahadaki futbol geçen Millwall maçından çok farklıydı. O maçta futbol pek yoktu zaten. Yeteneksiz bir sürü oyuncunun mücadelesi ve karambol pozisyonları vardı. Bu maçta ise tribünlerden alamadığımız zevki sahadaki oyundan alabildik en azından. 

İlk yarım saatte West Ham'ın oyunu çok üst düzeydi. Çok iyi paslaşıp bir çok pozisyona girdiler ama sadece birini değerlendirebildiler. O kaçan pozisyonları sonradan çok aradılar tabi. 


30. dakikadan maçın sonuna kadar ise Reading herşeyi yapan taraftı. Maçı da hak ettikleri gibi aldılar.Millwall maçı ve bu maçı izledikten sonra şunu gördüm ve anladım ki İngiliz taraftarlar bağırdıkları zaman desibel rekoru kırabilirler. Seslerini iyi kullanıyorlar ama ne yazık ki ayakta izleyenler bile 90 dakikanın sadece 10 dakikasında falan bağırıyor. Haliyle atmosferleri pek iyi olmuyor.

İngiltere'de tribün açısından zevkli geçebilecek tek maçlar birbirlerinden nefret eden takımların maçları. En azından rakiple atışmak için bağırıyorlar. Mesela o ayakta durmasına rağmen bağırmayan yaklaşık 2-3 bin West Ham taraftarı bir Chelsea yada Millwall maçı olsa farklı davranırdı diyerek maçı bitiriyorduk.

İngiltere'de bu maça da giderek tribün nabzını tutan ve bizimle paylaştığı bu güzel yazısı için "Totti" nickli arkadaşımıza teşekkür ederiz.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Millwall – Leeds United Maçında Bir Türk


Tarih 24 Mart 2012, arkadaşlarla Millwall – Leeds United maçına gidelim dedik. Aslında İngiltere tribünlerinin düştüğü durumu ve iki takımın son haftalarda aldığı kötü sonuçları düşününce çok kötü bir atmosfer olur diye düşünmüştüm.

Neyse ki beklentileri düşük tutunca daha iyi oluyor. Sonuçta ne sahada ne de tribünde olağanüstü bir şey yoktu ama beklediğimden daha iyi bir tribün vardı. Stadyumun çevresi sanayi bölgesi. Yine de bu sanayi bölgesinin arasında ve her iki tarafında yeni yapıldığı belli olan birçok ev ve apartman var.

Tren istasyonu stadın 7-8 dakika uzaklığında kalıyor. İner inmez 1-2 market var ardından stada ulaşıyorsunuz. Stadyumun yakınlarında hiç pub yok. Zaten o bölgede maç günleri dışında pek de müşterisi olamaz. Stadın içinde içki satışı var. Sadece tribüne sokamıyorsunuz. Millet kontrol noktalarını ellerde bira şişeleriyle geçiyordu. Sadece merdivenleri çıkıp o tribüne giriş yaptığınız anda bırakmak zorundasınız. Bileti aldığım yer, deplasman tribününe en yakın kısım. İyi ki de ordan almışım çünkü stat %95 dolu olmasına rağmen ev sahibi taraftarlarından sadece benim bulunduğum ve yandaki bloklarda 500 kişi maç boyu ayakta izledi.

İlk başta beklentileri düşük tutmaktan bahsettiğimde bunu da içeriyordu aslında. 500 kişi az olsa da, ben en fazla 20-30 kişi ayağa kalkmaya çalışır diye düşünmüştüm. Malum ayakta durmak bile stadyumdan atılmayla sonuçlanabiliyor. Stadın diğer tribünlerinde ara ara ayakta duran 4-5 kişilik gruplara hemen oturun uyarı geliyordu. Fakat 500 kişininin ayakta durduğu ve sürekli Leeds’li taraftarla atışmakta olan bu iki bloka gelip oturun diyecek halleri olmadığından herhangi bir sorun olmadı. 
Bu arada 90 dakika içeirisinde sanırım tek küfürsüz beste “No one likes us” bestesiydi. Onun dışında İstanbul sloganı maç öncesi, içinde ve sonrasında aşağı yukarı 30 kez söylenmiştir heralde. Tabi bu tezahurata bizde katkıda bulunduk maç boyunca. Arada sırada Galatasaray tezahuratı da yükseldi ona da sessiz kaldık haliyle :)
Bu tezahuratlar dışında maç boyunca Leeds’li taraftarlarla atıştılar. Tezahuratların %90’ı Leeds taraftarına sataşma ve küfür içeriyordu.Erman’lar, Şansal’lar, Hıncal’ları götürmek lazım o stadlara. Sürekli çıkıp küfürsüz İngiliz stadları demekle olmuyor. Bayanlar, çocuklar herkes benim bulunduğum noktada maç boyunca küfür ediyordu.

Bu son 2 sezondür özellikle dikkat edilen ve caydırıcı cezalar verilen Türk bayraklarına belli ki Millwall’ın en fanatiklerini bile sindirmiş diye düşünürken yine aralardan bir tane Türk bayrağı ortaya çıktı. Fakat işin komik tarafı kimse elinde 2 saniyeden fazla tutmaya cesaret edemiyordu. En son birisi alıp 15-20 saniye Leeds taraftarına doğru gösterdi sonra ortadan kayboldu zaten. Bayrağı arka taraflarda yerde görmüştüm en son. Hani ısrarla Türkiye’yi yada GS’yi çok seviyorlar diye düşünen bazı kişiler için bu bilgiyi vermiş olalım.

Tabi maç boyunca o kadar “İstanbul” tezahuratıyla vermek istedikleri mesajı zaten iletmişlerdir. Birde “Allways look out for Turks carrying knives” (Her zaman bıçak taşıyan Türklere dikkat edin) ve “You left your mates behind” (Arkadaşlarınızı geride bıraktınız-sattınız) tezahuratlarını da sık sık söylediler.


Leeds taraftarı da kendilerine ayrılan 2 bin kişilk yeri doldurdu. Yine de daha iyi bir performans beklerdim açıkçası. Sonuçta deplasman tribünleri her zaman daha iyidir İngiltere’de. Çünkü kimse oturmuyor, deplasmana giden kişiler belli vs. Yine de sesleri duyuldu, bazen güzel de bağırdılar ama deplasmanın avantajını tam anlamıyla kullanamadılar.


Maça gelirsek oyanan futbol aşırı kalitesiz bir futboldu. Yetenek açısından bir yorum bile yapamıyorum yani. İyi futbolcu yok gibiydi. Tam bir mücadele ve karmaşa içinde geçti maç. Maçın geneli ortada geçti. Leeds golü bulduktan 1 dakika sonra Millwall penaltıdan yararlanamadı. Zaten gol ve penaltının dışında çok fazla önemli pozisyonlar yoktu.
(Millwall:0-Leeds United:1)

Maçta tanışıp konuştuğumuz birkaç taraftarla maç sonrasında takıldıkları pub’a gittik. Stadyumdan yürüyünce 20 dk uzaklıktaydı. Hepsi takımın özellikle iç sahadaki durumundan şikayetçiydi. “Yıllardır maçlara gidiyorum bu kadar kötü iç saha performansı görmedim” diyen birçok taraftar vardı. Tabi bu konular kısa sürdü Türk olduğumu öğrenenler hemen Beşiktaş-Leeds-İstanbul-GS konularına getirdi muhabbeti. Bizde üzerimize düşeni yapıp Türk tribünleri hakkında doğru bilgileri vermiş olduk :)

Sonuç olarak futbolu kötü, mücadelesi fena sayılmayan, tribünleri de iyi olan bir maçtı. Fakat rakip Leeds yada West Ham gibi takımlar olmadığı zaman aşırı derecede kötü bir atmosfer olacağını düşünüyorum çünkü maç boyunca bağıran kesimin gözü hep Leeds taraftarındaydı. Sürekli onlara sataştılar, onlara küfrettiler. Sıradan bir rakip ve deplasman seyircisinin az olduğu bir takım geldiğinde çok sessiz bir maç olur diye tahmin ediyorum.

Bu arada Türk bayrağını stada sokan taraftara 10 yıl yasak verildi. 

http://www.thesun.co.uk/sol/homepage/sport/football/4218912/Millwall-fan-banned-for-10-years.html

İngiltere'de maça giderek tribün nabzını tutan ve bizimle paylaştığı bu güzel yazısı için "Totti" nickli arkadaşımıza teşekkür ederiz.

18 Aralık 2012 Salı

Vahşet Tanrısı


"İnsan aşkı ve evliliği hayalleriyle, yeteneğiyle yaratır ve karakteriyle mahveder. Karakter kaderdir !" diyenin ne kadar da doğru tespit yaptığını söyleyerek oyun hakkında kişisel görüşlerimi aktarmaya başlıyorum.

Bu güzel eğlenceli oyun, çocukları okulda kavga eden iki ailenin, “medeni bir uzlaşmaya varmak” amacıyla buluşması ve gayet kibarca sohbet etmeye başlamasıyla başlıyor. Sohbet ilerleyip koyulaştıkça ve birbirlerini tanıdıkça işler tahmin edildiği gibi gitmiyor. Medeni davranmaya çalışan insanların bir anda nasıl saldırgan bir tutum sergilediklerini çileden çıkabileceklerini anlatan “Vahşet Tanrısı”, basit bir aile komedisi gibi başlasa da; toplumsal düzenin akışındaki her durumu sorgulayıp, sistemi acımasız bir dille eleştirirken ince esprilerle tadına doyulmaz bir tiyatro oyununa dönüşüyor. Tiyatro candır bilhassa kışın tadı bambaşka olur. ;)
Oyuncu kadrosu ise Ülkü Duru, Zafer Algöz, Zerrin Tekindor ve İşdar Gökseven

6 Aralık 2012 Perşembe

Cass (2008)



Kış geldi, havalar soğuk ve yağışlı, evde oturup film seyretmek isteyenlere ve bilhassa bizim gibi tribüncülere tavsiye edilecek çok güzel bir yapıt.

70'li yıllarda yaşadığı mahallede ve okulunda tek siyah çocuk olmasıyla sürekli aşağılanmış türlü hakaretlere maruz kalmış bu yüzden yalnız, depresif çocukluk yılları geçirmiş olan Cass Pennant aslen Jamaika asıllı olup henüz bebek iken Londra'lı beyaz bir İngiliz aile tarafından evlatlık olarak yetiştirilmiştir.

Filmin konusunun gerçek bir hayat hikayesi olmasının yanında değindiği temalar etkileyicidir. Tribünlerden birebir sahneler olmasada bir holiganın hayatını anlatması,nasıl holiganlığa adım attığını, hatta tribün tayfasında tek zenci olmasına rağmen liderliğe kadar giden sürecin nasıl geliştiğini göstermesi yer almakdadır.

West ham United takımının ülkedeki bir numaralı azılı grubu ICF 'nin efsane tribün liderliğini ve başkanlığını yapmıştır. Bu film hakkında yazılacak çok şey de olsa yazmak yerine izlenmesini tavsiye ederim, tribüncülerin kaçırmaması gerekir. İyi seyirler..
(10 üzerinden 9 yıldız)

4 Aralık 2012 Salı

İyi insan olmadan, İyi BEŞİKTAŞ'lı olunmaz !

Resmi sitemiz olan "academybjk.com" maçtan maça fotoğraf ve video güncellemesi ve multimedya arşivi yüzünden pabucu dama atılmış blog ve facebook sayfalarımızla ilgilenir olmuştuk. Dün facebook'tan "3 Aralık Dünya Engelliler" gününü kutlayıp güne uygun paylaşım yapmış fakat blogta esgeçince kendimi  kötü hissettim. Her ne kadar son aylarda blog sayfamızı özel maç yazıları ile daha çok güncellemeyi tercih etsem de bu fotoğrafı da paylaşamadan edemiceğim. Bugün sağlıklıyız ya yarın?
Bu yüzden empati yapalım ve çevremizdeki engellilere destek olalım. Sağlığımızın kıymetini bilelim, pişman olacak işlerden kaçınalım...

29 Kasım 2012 Perşembe

Euroleague "Barcelona" Deplasmanı




Çok şükür ilk katıldığımız senemizde grup maçlarının bitmesine 3 maç kala, Top 16 vizesini garantiledik. Yarın da turnuvanın en büyük favorisi Barcelona ile İstanbulda karşılaşacağız. Gecikmiş deplasman maç yazısını, rövanş maçından önce yazmazsam bana yakışmazdı diyerek başlıyorum.2012-2013 Euroleague fikstürü çekildiği gün rakipleri öğrenince, gidebileceğim deplasmanlar acaba neler olabilir diye hiç düşünmeden Barcelona ve Belgrad'a uçak bileti almaya karar vermiştim. Diğer maçlar için ise aklımdan geçen "hele bir zamanı gelsin, kısmette varsa olur" misali idi. Basketbol maratonu futbol gibi kısa da değildi.
Hele Top 16'ya kalırsak nisan ayına kadar maçlar,deplasmanlar,dolu dolu bir sezon bizi bekliyordu..

Barcelona deplasmanının maç tarihi Kurban bayramına denk gelmesi sayesinde iş yerinden izin alma sorunu yaşanmayacağı için avantaj olurken, uçak biletlerinin ise daha 1.5 ay olmasına rağmen çok pahalı olması büyük bir engel olarak duruyordu. Zaten bir çok kişi sırf bu yüzden maça niyetlenip vazgeçiyordu. İnsan aklına koyduğunu yapar misali ben uçak biletimi alıp beklemeye başlamıştım. Günler birbirini kovalayıp zaman geldiğinde İstanbul'dan sadece bir arkadaşın bana eşlik edeceği ortaya çıkıyordu. Zaten kendisi de 1 gün erken gidince Barcelona-Celtic maçını canlı olarak izleyecekti. Aileden uzak ta geçecek olan bayram vardı ve ben arife sabahı erkenden kalkıp havaalanına doğru yola çıkıyordum. Çarşamba akşamı otelime yerleşip, ertesi gün de soluğu Nou Camp stadyumunda aldım. İlk önce akşamki maç için Beşiktaş tarafından biletimi aldım. Sonrasında ise hem zaman geçmesi için hemde aklımdaki stadyum ve müze gezisine başladım.

Avrupa'nın en büyük stadyumunun merdivenlerini çıkarken, locasında otururken, müzesini gezerken niye Beşiktaş'ımızda da böyle bir şey yapılmıyor sorusu aklımı kurcalıyordu. Real Madrid ile kıyaslamak gerekirse Barcelona ürünleri ve gezi parası (son 6 ayda zamlanmadıysa) daha pahalı iken Real Madrid müzesi ve stadyumu ise bana daha etkileyici gelmişti. Real Madrid müzesi hem daha büyük, hemde içerik olarak daha zengin bunu söylemeden geçemeyeceğim.
Kıyaslayınca Nou Camp kapasite olarak daha büyükte olsa basit ve sıradan kalıyor.Salonda bize 180 bilet ayrılmıştı fakat maça gelecek rakam çok düşük olacağını bildiğim için uçakta başlamıştım duyuru yapmaya, maç olduğunu ve hatta Nou Camp'ı gezmeye gelen gördüğüm Türklere de akşam maç var diye söylüyordum. Bayram tatili için Barcelona'ya yüzlerce Türk gelmişken eminim ki %90'ının haberi bile yoktu. (Mesela maçtan 2 gün sonra tanıştığım Beşiktaş'lılar bile "tühh haberimiz yoktu" demişlerdi.) Salona girdiğimde İstanbul'dan tanıdığım 2-3 arkadaşımı gördüm sonrasında da hep beraber benim pankartları astık.

Salonları, devasa stadyumlarına göre küçükte olsa hem güzel hemde tipik bir basketbol salonuydu.Maraton tabiri ile adlandırabileceğimiz tribünün en üst bölgesini enine olacak şekilde boydan boya bize vermişlerdi. Tribünlerimizde ise 150'ye yakın seyirci vardı fakat en az 100'ü çekirdekçiden öte turist modundaydı.Çoğunun Beşiktaş'lı bile olmadığı belli oluyordu. Zaten kadınların oranı daha fazlaydı. 5-10 kişi dışında siyah beyaz atkı tarzı bir ürün bile yoktu. Fakat takım iyi oynadığı dakikalarda bize eşlik etmelerine rağmen malesef sesimiz çok az çıkıyordu.
Sağ tarafımızda 200'e yakın 3-4 davullu bir grupla solumuzda ise 100 civarı ve 2 davullu diğer grup, repertuarlarında  5-6 çeşit olan tezahüratları olmasına rağmen hiç susmadan devamlı söyleyerek etklili oluyorlardı. Kısa tezahüratlar ve akıllıca kullanılan davullar sayesinde hem bizim sesimizi kesiyorlar hemde takımlarına adeta tempo veriyorlardı. (Sanırım böyle bağırmak daha etkili) Kah oyuncularımızın tecrübesizliği kah salondaki oluşan baskı ile maçı uzun süre başabaş götürsekte kaybediyorduk.


Barcelona şehrine gelirsek cidden çok güzel bir şehir, kendi adıma söylemek gerekirse ben zaten deniz, palmiye,güneş, geniş balkon aşığı biri olarak çok beğendim. Madrid şehri ile karşılaştırırsam tabi ki Barcelona. Mevsim sonuna da denk gelsem hava ılıktı, her yer turist kaynıyordu.Cıvıl cıvıl sokakları, güzel mimarili evleri, turistlik mekanları, herkesin bildiği yöresel yemekleri, kendilerine has kültürleri, sokak sanatçıları, uzul sahili, kibar sessiz eğlenceli insanları...

25.10.2012  FC.Barcelona: 72 - BEŞİKTAŞ J.K.: 60
Maçın Fotoğrafları: http://academybjk.com/fiks/arsiv1213/f2.html
Maçın Videosu: http://academybjk.com/fiks/arsiv1213/f1202.html

21 Kasım 2012 Çarşamba

Partizan Deplasmanı / Kızılyıldız-Partizan Derbisi

Uzun süredir deplasman tribünü açılmayan Partizan deplasmanına, İstanbul'dan en az 100 kişi ve Çarşı Berlin'in 1 otobüslük organizasyonu haberi ile birlikte Türkiye "yurtdışı" basketbol tarihinin en kalabalık deplasmanı olacağının heyecanı ile hazırlıklara başlamıştık.Forumlarda duyan bilet alıyor sayımız her geçen gün artıyordu, ta ki Partizan kulübü tarafından bizim kulübümüze sadece 25 adet protokol bileti gönderileceği haberi gelene kadar.
Son 3 gün kalaya kadar birçok kişi bekledi fakat salona rakip taraftar alınmayacağı yönünde kesinleşen haber ile birlikte birçok arkadaşımız uçak biletlerini iptal ederek Cska Moskova deplasmanına kaydırıyordu. Sayımız düşmesine rağmen benim gibi kararlı olup (zaten böyle olacağını biliyorduk) "İstanbul'dan gidecek olanlar ile Çarşı Berlin ekibi" karaborsa bilet bulma şansımızın bile çok çok düşük olduğunu bilmemize rağmen şansımızı deneyecektik. (Karaborsa bilet bulabilirsek belki salona girer bir köşesinde toplanıp rengimizi belli ederiz , oysa ki bu fikir bile tam anlamıyla çılgınlık hatta intihardı.)
Çarşamba sabahı yola çıkan arkadaşlardan bir tanesi İstanbul, diğerinin ise Belgrad gümrük kontrolüne takılması,  geçen arkadaşlardan da 3-5 tanesinin yarım saatten fazla bekletilmesi, akşam uçağı ile gidenlerinde sıkıntılar yaşadığının haberi moralimi fena halde bozmuştu. Esasında gidenler olarak malesef organize de olamamıştık. Çarşı Berlin bu sıkıntıyı yaşamamak adına Viyana'da toplanıp 1 otobüs yaparken İstanbul'dan tam anlamıyla "kaç kişi-kimler?" gidiyor bu bile belli değildi. Maç sabah havalimanında buluşup uçağa bindiğimde 5 kişinin konuşmalarından maça gittiğini farkediyordum fakat bu kişilerin tribünle alakası yoktu. Zaten sorduğumda bir dönem basketbol oynadıklarını ve bileti  bizim kulüpten bu sayede aldıklarını öğrenince moralim bozulmuştu. Protokol adı altında verilen az sayıdaki biletler, bizim gibi hemen hemen her maça gidenler yerine herzaman ki gibi sağa sola tribünle alakası olmayan tanıdık torpillilere verilmişti. (İstanbuldan protokol bileti alıp gelenleri daha sonra Partizan tribünlerinde Partizan atkıları ile görecektik. Aramızda kendi imkanları ile sadece karaborsa ile bilet alabilenler vardı!)

Belgrad havalimanı gümrüğünden ben sorunsuz geçmiştim fakat benimle birlikte gelen diğer arkadaşlarım malesef engele takılacaklardı.Çarşamba sabahı gidip bir gündür nezarethanede bekletilen arkadaşın yanına kondukları haberi ile bende daha fazla zaman kaybetmemek için otele doğru yola çıktım. Bizim otelde 15 kişiydik, diğer otelde de bir 15 kişi  (Sedat abilerin tayfa) daha vardı. Bizim otel ile bu otel dışında küçük gruplar halinde başka otellerde kalanlar, ev tutanlar ve haberimiz olmayanlar .Çarşamba sabahı giden Asya tayfasından Sedat abinin ve arkadaşlarının kendilerine alabildikleri karaborsa biletleri öğrenen bizim otelde kalan arkadaşlarda ben uçaktayken Partizan stadyumu'na gidip bilet kovalıyorlar ve karşılarına çıkan bir adamdan alabildikleri kadar bilet alıyorlardı. (16 adet)
Otelde buluştuğumuzda şöyle bir handikapla karşılaşıyorduk. Sedat abilerin elindeki bilet ile bizim elimizdeki biletin ne rengi tutuyordu ne de başka birşeyi. Her dakika maç saati biraz daha yaklaştıkça sahte bilet endişesi yerini hem polislere yakalanmadan hemde Partizan taraftarına çaktırmadan salona nasıl gideceğimizi alıyor hatta salona girebilsek bile içeride nasıl buluşacağız korkusuda artıyordu.Kimse kimseden sağlıklı bilgi alamıyordu. Bizim otele polisler geldi pasaportları topluyor haberine,başka bir gruptan  nereye gitsek bizi polis takip ediyor haberleri ekleniyordu. Havalimanında bekletilen arkadaşlardan 1 tanesi İstanbul'a geri gönderilirken diğer 5 arkadaşa "maça gitmeyeceklerine" dair beyanat verdirildikten sonra ülkeye giriş izni çıkıyordu.Bu habere seviniyorduk fakat maça gitmeme beyanatı bizler için ayrı bir handikaptı. Otellere baskın yapan polisler tarafından alınan pasaport fotokopileri, beyanatlar.. Şimdi de "polisler tarafından yakalanırsak, maç sonuna kadar karakolda bekletilme ve olası pasaportumuza basılacak bir mühür" belki de bir daha yurtdışına çıkışları engelleyecek korkusu eklenmişti. Daha 10 gün geçmemişti Hırvatların Paris'e sızmaları ve Psg'lilerle olan olayları, gözaltılar, cezalar, tutuklamalar vs... Maçın başlamasına 2 saat kala diğer otelden bir arkadaşımızdan "polis şuanda burada; bütün Beşiktaş'lılar bu otele gelsin toplu şekilde sizi maça götürceğiz, deniyor " şeklinde haber gelince açıkcası ben bu haberin tuzak olabileceğini düşünerek otele gitmemeliyiz dedim. Çarşı Berlin polislerce bekletilirken, maça gitmeme  beyanatları imzalatılırken, bizi maça götürmek..? Yemezler dedik oteldeki arkadaşlar bir ağızdan...
Düşünün bir kısmımızın elinde bilet var (gerçek mi o bile belli değil) otellere baskınlar olmuş,dışarısı karanlık bilmediğimiz sokaklar soğuk ve sağanak yağmur, susmayan telefon trafiğinde devamlı değişen haberler. Yürüyün dedim takımın oteline gidiyoruz hem bizim otele heran baskın yiyebiliriz hemde yöneticilerle birde yüzyüze konuşalım. 3 taksi adam atladık otele gittik. Kapıda bekleyen polis aracına çaktırmadan 2 kişi  girip yetkili yönetici ile konuşuldu. "Partizan kulübü, Beşiktaş taraftarına yer vermediği için malesef tribünde belli bir yer olmayacak,zaten bizimde taraftar talebimiz olmamıştı keşke gelmeseydiniz, bizde saha içindeyiz, madem biletiniz var siz en iyisi şimdiden çaktırmadan salona gidin" Özetle basketbol şube sorumlusu bize "siz serseri mayın gibi gidin artık bahtınıza ne çıkarsa" demişti.

Tabi bu arada maçın başlamasına 1 saatten az süre kalmıştı, sınırda durdurulan Berlin otobüsüne polisler tarafından "size alınan biletleriniz buraya getirilsin kontrol edelim sonra sizi salona götürelim" denirken ve diğer oteldeki kalabalık grup halen bekletiliyorken münferit olan diğer Beşiktaş'lılardan haberimiz bile yoktu. Bizimde son kararımız artık yapacak birşey kalmadı, kendi başımızın çaresine bakalım diyerek salona gitmek üzere yola çıkıyorduk, "2-3 erli çaktırmadan içeri girip numaralı tribüne yakın pota arkası köşede buluşalım" planı ile...
Salona yakın bir yerde taksiden inip 2 şerli yürümeye başladık.Etraf karanlık salonun çevresi Yoğurtçu Parkı gibi, bizi kesenlerin arasından geçerken insan korkmuyor değil. Zaten bir biz kısa boyluyuz,herkes uzun. Etrafta poliste yok. Bir bakıma polistende kaçıyoruz ama denize düşersek sarılacağımız yılanda aramıyor değil gözlerimiz. Otoparkta araba patlatan 2 kişiyi de görünce tüyler diken diken. Sağanak yağmur ve soğuğun tek avantajı bere kapişonla saklanan siyah saçlar yanık tenler. O ara telefon çalıyor ama açıp konuşması tehlike, etrafta Sırplar dolanıyor. Seyyar tezgahta göremiyoruz ki bir tek sivil biz varız. Atkım ve ufak pankart montumun içinde zula. Bir ara telefonla konuşuyorum çaktırmadan, meğersem diğer oteldekiler salona eskortla gelmiş ve içeri girmişler. Bizimkilerin girdiği kapının önünde ambulanslar var denince anlıyorum ki bizim şuanda olduğumuz konum, salonun diğer tarafında. Oraya geçmek için sadece bir yol var, dışarıda bekleyen kalabalık grup arasına dalmadan oradan geçmek imkansız. Valla o ara bizim kapının tarafına nasıl yürümüşüm, geçmişim bende hatırlamıyorum. Ambulanslı olan kapıya gelip baktığımda içeri paso Partizan'lı girdiğini görünce maçın başlamasını mı beklesem acaba derken ağaçların arasınan çıkan 3 arkadaşla kaş göz hareketleri derken kendimizi merdivenlere atıveriyoduk. Polisin bizi didik didik aramaya başlaması ve salona giriş ve o haz anlatılamaz.. Gerilim ve stres bitiyordu fakat bilet bulamadığımız gerek Çarşı Berlin ekibi gerekse münferit arkadaşların dışarıda kalacak olmasının üzüntüsü ile  yanlışlıkla Partizan tribününe girip oradan maçı izleyecek olanlar keyfimizi kaçırıyordu. Renk vermemeleri ve farkedilmemeleri sayesinde herangi bir tatsızlık yaşanmaması ise sevindirici teselli olacaktı.
 Bize ayrılan küçük bir alan, içeride 35-40 kişiyiz. Sert asker veya özel tim çevremizde, ama burnumuzun dibinde bacak aralarını gösteren, parmakla kafa kopartan Sırplar taciz ediyor, gözleri üstümüzde zaten suratlarımızı ezberlemişler, zoomlu fotoğraflar bile çekilmiş. Bağırıyoruz ama adamlar cidden sahaya etkili bağırıyorlar. Maçı da bu baskı kuran taraftarları aldırıyordu. Maç sonu rahatız otele kadar eskort, şehrin çoğu yerinde bekleyen çevik kuvvet. Ertesi gün şehrin değişik mekanlarında bizi tanıyan Partizan'lılar, tebrik ediyorlar "şaşırdık bravo" cinsinden..  Kızılyıldız stadyumunun gişelerinden bilet alırken bizi kesen Delije üyeleri, (polisle gişe önünde bekleyen bir güvenlik görevlisi basket maçından hatırlayıp yanıma geldi,şaşırdı yardımcı oldu,sticker verdim, korktu hemen cebine attı, sakın sakın dedi burada siyah beyaz birşey gösterme, maç günüde sivil olun uyarısı ile uzaklaşırken bunlar böyle korkuyorsa diye hayıflanıyorduk) deplasmana gittiğimiz Belgrad'ta "bize 2 gün önce kafa kesme işareti yapan Partizan'lılarla" deplasman yapmak. Maça giderken bir grup Kızılyıldız taraftarı Partizan'lılara saldırdı bizde karambole aralarında kaldık ama ben o anı videoya çekemedim. Açıkcası Japon turist moduna girip daha da deşifre olmaktan çekindim fakat Partizan turnikelerinin orada bizi tanıyanlar yanımıza geldiler. Cep telefonlarından zoomlu fotolarımızı gösterip yaptığınız büyük iş diyerek tebrik ettiler. Siyah beyaz aşkı "Kızılyıldız fuck you" tezahüratları ile hep beraber içeri girdik.Kızılyıldız ev sahibi olmasına rağmen deplasman tribününe girmemiz onları iyice şaşırtmıştı ve hatta bu sayede 2 gün öncesinden gelen itibarımız bir kat daha artıyordu. Eminimki bizim için "bunlarda nasıl bir cesaret var, manyak heralde bunlar" demişlerdir.. Unutmadan Kızılyıldız gibi bir deplasmanda bile maç boyunca Partizan'ın 2 taraftar grubu birbirlerine devamlı pankart açıp torpil meşale attılar. (Yaklaşık 2000 kişi ayrı bir kafeste) Maç öncesine kadar omuz omuza çarpışıp maç başladıktan sonra ise birbirlerine gider yapıyorlarmış. Zaten maç sonu şehirde de kavga etmelerine denk geliyorduk. Şimdi düşünüyorumda bizim yaptığımız tam bir deli işi, akıl yokmuş cidden bizde..  Derbi dediğin böyle olur cinsinden bir derbiye tanıklık etmenin hazzını yaşadık, özlediğimiz meşale kokusuna, ambiyansına doyduk. Tezahüratlar bayraklar davullar herşey harikaydı. 10 bine yakın deplasman seyircisi ile omuz omuza yapmak. Maç sonu deplasman tribününü bekletme diye birşey yok. Stadyum ile şehir merkezi arasında bir büyük ana cadde var, herkes o caddeden gidip geldiği için kimse renk vermiyor. Yürürken bakıyoruz yanımızdan izbandut adamlar sivil şekilde koşuyor, ortama gel diyerek bizde adımlarımızı hızlandırıyoruz.. Zaten nereye gitsek dikkat çekiyoruz..Bu yarmalar bile topukluyorsa bize de uzamak düşer..

 Şehre gelirsek Belgrad küçük ve ucuz bir şehir hele gece hayatı, kızları malum. Renkli, seksi, hareketli.. Çok şükür biz yapılabileceklerimizin hepsini kazasız belasız sonuna kadar yaptık. Darısı diğer deplasmanlara, deplasmancılara diyelim...

15.11.2012 Partizan : 87 - BEŞİKTAŞ J.K. :72
Maçın Videoları :     http://academybjk.com/fiks/arsiv1213/f1204.html
                        http://academybjk.com/fiks/arsiv1213/f1204a.html

14 Kasım 2012 Çarşamba

"SS Lazio - AS Roma" Derbisi Deplasmanı


Cumartesi uçaktan iner inmez maç bileti alabilmek için direkt Termini'ye, Sts Point ve Irridicubili Shop'a gittim. Ancak yaklaşık 1,5 saat etrafta dolaşmama rağmen dükkanları bulamadım. Sorduğum herkes "Ben Lazio'lu değilim yerini bilmiyorum" diyerek kibarca "hadi başka kapıya" dediler, zorda olsa mekanları buldum fakat bilet bitmişti. Sadece biz de numaralıya tekabül eden Monte Mario bileti vardı ve 115 € idi. IRR Shop'ta onu da almadım ve bir ümit Roma Store'a gittim. Bu arada IRR Shop'ta tek bir Irridicubili ürünü yoktu çakma formalar falan vardı onlar da çok pahalıydı. Burada da sadece bu tribünün bileti vardı. Paraya kıyıp 110 €'ya aldım bileti. Roma Store'da çok fazla dişe dokunur ürünler yoktu. Formalar 120, t-shirtler 40-50 € arasında fiyatlara satılıyor. İndirime giren ürünler vardı 5-10 € arasında ama beden bulmak çok zordu. Store'un üst katına çıkan merdivenlerin duvarına Roma'nın efsane futbolcularının formalarını koymuşlar bir kısmı da oyuncular tarafından imzalanmış.Maç günü Fabio ile Colesium'un ordan metro ile stada geçtik.Yolda metroda neredeyse hiç formalı atkılı birilerini görmedik.

Sadece stada yürüdüğümüz yolda maça gittiğimizi anladık. Bu arada şehir Roma'nın kesinlikle, bindiğimiz taksilerin şoförleri, dükkanlarda çalışanlar hep Roma'lı. Metro'da karşılaştığımız 20-22 yaşlarında bir Roma taraftarıyla biraz sohbet ettik kendisi ultra olmadığını sadece maçlara gittiğini söyledi. Metro'dan çıktıktan sonra bizi bir şeyler içmeye davet etti ama maçın başlamasına 1 saat kaldığı için stada geçtik. CurvaSud'a giden yolun etrafında bir çok Lazio'lu gördük fakat kimse kimseye bakmıyordu bile. Tribüne girerken de sadece pasaport kontrolü yapıldı burada da biletinizi kendiniz okutup giriyorsunuz içeriye. Bizim olduğumuz tribünde herkes karışık oturuyordu. Öyle ki benim sağımda iki Lazio'lu genç solumda Roma'lı bir karı koca vardı.
 Lazio'nun beraberlik golü sonrası çocuklar sevinirken Roma'lı olan abla kaşlarını kaldırıp, çocuklara ters ters baktı; çocuklar da hafiften korkup oturdular yerine. Takımlar ısınmaya çıktığı andan itibaren her iki tribünde de bayraklar sallanmaya başladı ve dev bayraklar hariç maç bitene kadar hiç durmadan sallandı. Sarı Kırmızı olmasından mı bilinmez özellikle Roma bayrakları gerçekten muhteşemdi.


Maç öncesi Lazio tribünlerinde Gabriele Sandri'nin dev bir portresi açıldı. (11.11 Gabriele'nin ölüm yıl dönümü) Lazio başkanı Curva Nord'un önüne gidip çelenk bıraktı. Bütün bunlar olurken Roma tribünleri de dahil olmak üzere herkes ayağa kalkıp dakikalarca alkışladılar. Takımlar sahaya çıkarken Roma tribünlerinde sisler ve bir kaç meşale yandı ortaya çıkan görüntü muhteşemdi. Lazio tribünlerinde Klose'den dolaı 10'dan fazla irili ufaklı Almanya bayrağı vardı. Ülke bayrağı da olsa Lazio tribünlerinde sarı kırmızı gömek enteresandı.

Maça Roma hızlı başladı ve Lamela ile golü buldu. Sonrasında inanılmaz bir yağmur bastırdı. Işıklandırmaların bir kısmı söndü, Saha bizim Arenaya dönecek derken bir kaç dakika top suya takıldı ama sonrasında hiç yağmur yağmamış gibi devam etti. Sonrasında ilk yarının sonlarına doğru Lazio'nun golleri ve De Rossi'nin kırmızı kartı gelince maç bitti artık diye düşünmeye başladık. Bir de üstüne ikinci yarı başlarken Mauri 3. golü atınca Laziolular bağırır Roma susar derken tam tersi oldu 3-1'den sonra harika tribün yaptı Roma'lılar. Zaten maç boyunca da Roma tribünde çok üstündü.Son dakika'da Mauri kart görüp Roma'da golü atınca acaba beraberlik gelir mi derken 90+'da beraberlik kaçınca yıkıldık

Maç biter bitmez Roma tribünleri boşaldı, az bir süre sonra da Lazio tribünleri çıktı.

Fotoğrafları http://imageshack.us/g/1/9866554/ linkiden görebilirsiniz
.
Kaynak : Galatasaray tribünlerinden Kubilay Cengiz'e , yazı için teşekkür ederiz.

6 Kasım 2012 Salı

Sonbahar --->> Yağmur --->> Tribünler


Sonbaharın gelişiyle önce hava serinler, sonrasında soğumaya başladığı gibi gökyüzü de bulutlarla kaplanır. Futbol olmasa çekilecek gibi değildir 4-5 ay boyunca sürecek olan ne koyu gri bulutlar ne de erkenden kararan gökyüzü ile uzun akşamlar.
Eskiden tribünlerin üstü kapalı olmadığı için herkes kendi şemsiyesini yanında getirip adeta üstü açık tribünleri kapalı tribüne çeviriyordu. Bu 3 fotoğrafta Avrupa'daki bazı maçlardan.İşte gerçek cefakar taraftarlar dedirten cinsten.

Halen ülkemizde bir çok stadyumda tribünlerin üstü açık olması üzücü bir de malesef şemsiyeleri kapılarda güvenlik güçleri topladığı için insanlar yağmurlu havalarda doğal olarak maçlara gitmek istemiyorlar.

Kasım ayına girdik, gökyüzü bulutlu yağdı yağacak, sabah haberlerde meteoroloji sel uyarısı yaparken aklıma arşivimdeki bu fotoğraflar geldi. Dedim tam zamanı.Bakıp bakıp fotoğraflara dalarken şimdi ki hiç birşey beğenmeyen klavyeci taraftarlara gülüyorum. Taraftarlık nereden nerelere gelmiş diyerekten..

Fotoğraflardaki zamanları görememiş olsam da, maçlara gitmeye başladığım zamanki tribünler ve taraftarları hatırlarım. Şimdi ise geçmişe bakıp nereden nereye gelmiş diyebiliyorum.



2 Ekim 2012 Salı

"Paok-Aris Derbisi" Deplasmanı

Cuma günü 5 arkadaş arabayla İstanbul'dan yola çıktık. Yaklaşık 6 saatlik bir yolculuktan sonra gece 23.00 gibi Selanik'e vardık.Geçen sene otobüsle gittiğimizde çok farketmemiştim ama Yunanistan tarafında yollar kaymak gibi desek yeridir. Neredeyse 150'nin altına hiç inmedik

Otele yerleştikten sonra yemek için dışarı çıktık, kordondaki mekanlara gittik fakat geçen sene iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan kordon boyundaki mekanların bir çoğu krizden etkilenmiş ve iflas etmiş. Açık olanlar ise bir kaçı hariç oldukça boştu ama dolu olanlarda ortam şahaneydi. Selanik'te "damsız yardımcı olamıyoruz" olayı yok. İstediğiniz yere eğer gerçekten yer varsa rahatça girebiliyorsunuz. Burada birşeyler içtikten sonra gece 3 gibi otele döndük. Buralarda oturup şişe açtırmak isterseniz 100-150 €'yu gözden çıkarmanız gerekiyor. Bunun dışında tek içecekseniz Chivas Regal'inden Standard  Vodkasına kadar herşey 10 €. İstanbul ile kıyaslarsak makul diyebileceğimiz fiyatlar.
Cumartesi günü kahvaltıdan sonra Atatürk'ün evini ziyarete gittik fakat ev tadilatta olduğu için içeri giremedik. 29 Ekim'de tekrar ziyarete açılacakmış. (Parça parça bakım yapmak varken evin tamamını kapatmak biraz garip olmuş. Oraya Ata'mızın evini görmeye gelen kişilerin kapıdan geri dönmesi hoş değil diye düşünüyorum.) Evin 10 metre ilerisinde Türklerin sahibi olduğu bir hediyelik eşya dükkanı var. Atatürk'ün evi ile ilgili küçük hediyelik eşyaları 2-10 € arası fiyatlara buradan alabiliriniz.

Daha sonra Aris'in stadına gittik. Çok enteresan şekilde Aris Store ve Super 3 ürünlerinin satıldığı dükkan kapalıydı. Stadın etrafında tur atarken açık kapılardan birinden içeri girdik ve bizde numaralıya tekabül eden tribüne çıktık. Bu tribünde oldukça güzel bir bar yapmışlar.Barda çalışanlara sorduğumuzda "sahaya girmeden istediğinizi yapabilirsiniz" cevabını aldık ve bol bol fotoğraf çektik. 
Aris'in stadı şehrin lüks diyebileceğimiz bir yerinde. Zaten Paok'lu arkadaşlar da Aris'i zenginleri takımı diye tanımlıyorlar. Stadın etrafında bir çok grafitti ve aralarında Türklere küfür eden bir çok duvar yazısı var. Stadın tribünlerinin altında iki tane basketbol sahası var. Aris'in faaliyet gösterdiği basketboldan judoya kadar tüm branşların stadın çeşitli bölgelerinde antrenman salonları ve ofisleri var. Bu durum Paok için de geçerli.Super 3 store'un akşam 19.00'dan sonra açılacağını öğrendik ve akşam geri dönmek için buradan ayrıldık. Akşam tekrar Super 3 lokaline gittik; Televizyonda Atromitos- Olympiakos maçını izleyen 20-25 kişilik bir grup vardı içerde, açıkcası ben biraz tedirgindim bizi hoş karşılamayacaklarını düşünüyordum fakat Sakis isimli kişi bizi gerçekten sıcak bir şekilde karşıladı. "İstanbuldan gelenler sizler misiniz?" diye sordu ve direkt "Galata" dedi Zaten konuştuğumuz 3-4 Aris taraftarı İstanbuldan geldiğimizi öğrenince hemen "Galata" dediler. Galatasaray'ı ve Ultraslan'ı biliyorlar. Buradan 2 tane atkı aldık; Sakis bize Aris-Boca maçının hatıra t-shirtlerinden hediye ederek bizi bir kez daha şaşırttı. Mutlu ve şaşkın bir şekilde otele döndük.


Cumartesi gecesi tekrar alemlere akmak için otelden ayrıldık.Pazar sabahı otelden ayrıldık ve Toumba'ya biletlerimizi teslim almaya gittik. En önemli maçlarından biri olmasına rağmen maç günü hala bilet satılıyordu. Kısa bir beklemenin ardından biletleri alıp bişeyle içmek ve adı Aris olan fakat kendisi Paok taraftarı olan arkadaşımızla buluşmak için Kordon'a indik. Aris bizi havaalanına yakın olan şehrin tek alışveriş ve eğlence merkezi olan Cosmos isimli yere götürdü burada bişeyler içtikten sonra Toumba'ya hareket ettik. Aris'in bize hediye ettiği Gate 4 t-shirtlerini giyip stadın etrafında dolaşıp Paok'un meşhur papazının evinin önünde döner yedik.Maç öncesi ortamları çok zayıftı, bizdeki sokak,
Fenerbahçe'deki Nazlı ya da Beşiktaş'ın Kazan'ı gibi bir ortam yok. Stad çevresini bu kadar sönük görünce kafamızda maça dair soru işaretleri uyandı. Numaralı tarafına Aris'in arkadaşlarıyla buluşmaya giderken çok sayıda polis otobüsü gördük. Aris otobüsü gelmek üzereydi otobüsler arka arkaya sıralanarak yolu kapattılar ve taraftarları o bölgeye almadılar. Aris otobüsü güvenli bir şekilde stada ulaştıktan sonra tüm otobüsler staddan ayrıldılar. Aris'in arkadaşlarından 2 tanesinde Beşiktaş forması vardı.

Derbi maçı olmasına rağmen geçen sene olduğu gibi yine aranmadan ve biletimizi kendimiz okutarak içeri girdik. Gate 4'ün Maraton'a yakın tarafına yerleştik tam önümüzde maç için Belgrad'dan gelen 10 kadar Grobari üyesi vardı. 6 yıl önce bir deplasman dönüşü kaza geçirip hayatını kaybeden 3 Paok taraftarının ölüm yıldönümü olmasından dolayı bir yönetici Gate 4'ün oraya tam bizim önümüze bir çelenk bıraktı. Bu arada Gate 4 'ün önüne Rapid maçından sonra bütün kale arkasına kaplayacak şekilde ağ gerilmiş.

Maçın başlamasına 40 dakika kala stat büyük ölçüde doldu ve ufak ufak tezahüratlar başladı. 4-5 tane bestelerini bilmemize rağmen genelde ilk kez duyduğumuz besteleri bağırdılar. 1 senede neredeyse bütün repertuarları değişmiş :) Genel itibariyle Aris'e küfür edilen besteleri söylediler. Yunanistan'da artık bir ritüel halini alan rakibin atkısını pankartını demirlere asıp yakma olayı gerçekleşti .
Takımlar sahaya çıkarken baya bir meşale yandı fakat ben daha fazlası yanar diye düşünüyordum.Maçın başlamasıyla birlikte Paok fırtınası da başladı. Üst üste gelen gollerle tribünler harikaydı. Aris'in attığı golden sonra yaşanan 15 saniyelik bir suskunluk dışında bir an olsun susmadılar ve muhteşeme yakın bir tribün yaptılar. her golden sonra "Aris'e Aris'i ..tik, Türkler s.ker Türkler S.ker" diye bağırdılar.




Athanasianidis "akula vuruşuyla muhteşem bir gol attı. İzlemenizi tavsiye ederim. (Paok'un 4. golü) İlk yarı 4-1 bitince devre arasında 7 mi atarız 8 mi atarız muhabbeti döndü ama Paok ikinci yarı neredeyse hiç gitmedi Aris'in kalesine.Arkadaşlar Aris'in A2 takımı gibi bir takımla sahada olduğunu parasızlıktan bu sene hiç tranfer yapamadıklarını söylediler. Bu durumdan dolayı Paok'un hocasının takımı geri çektiğini düşündüklerini söylediler.

Maçın sonuna doğru Paok 10 kişi kaldı, uzatmalarda ise oyuncuların kavgası sonucunda Paok 9, Aris 10 kişi kaldı.Maç bitiminde sıradan bir galibiyetmiş gibi oyuncular soyunma odasına giderken taraftarlarda stadı boşaltmaya başladı ne bir kutlama ne bir sevinç gösterisi hiç birşey olmadı. Biz de 23.00 gibi yola çıkıp 04.30 civarı İstanbul'a giriş yaptık.
Kaynak : Galatasaray tribünlerinden Kubilay Cengiz'e , yazı için teşekkür ederiz.